http://www.youtube.com/watch?vhttp://http://www.youtube.com/watch?v=VvfJsCxYcOYhttp://www.youtube.com/watch?v=VvfJsCxYcOY http://www.youtube.com/watch?v=PBrEk2nx-3s www.youtube.com/watch?v=uvDVB9ABVH0=VSurMumszDshttp://www.youtube.com/watch?v=agW-oXA7A2cguzelsiteler İSTİKLAL MARŞI Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir, o benim milletimindir ancak. Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal... Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal! Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım. Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, 'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar? Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın. Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın. Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın... Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın. Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı: Düşün altında binlerce kefensiz yatanı. Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı: Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı. Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda! Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli: Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli. Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım, Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım, Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım; O zaman yükselerek arşa değer belki başım. Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal. Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal: Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet; Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal! Mehmet Akif Ersoy İman her şeyi güzel ünsiyetli gösteren şeffaf berrak nurani bir gözlüktür - Blogcu İman her şeyi güzel ünsiyetli gösteren şeffaf berrak nurani bir gözlüktür Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım dost istersen allah yeter Dava Nedir?17/11/2007 Dava Nedir? Dava Bilal gibi kızgın kumlara ve taşlara rağmen ALLAH diyerek ölmektir… Dava Yusuf gibi imtihana göğüs germek… Köle olarak girdiği zindandan Peygamber gibi çıkmaktır.. Hamza gibi binlerce can feda etmektir… Dava Halit bin Ziyat gibi şehitlere karışmak…. Dava Ebu Bekir gibi sadakat ister… Cenneti değil yalnız Allahın rızasını diler… Dava sahabe açken karnına iki taş bağlayan peygamberin davasıdır…. Dava atılan taşları tutup güller sunmaktır…. Dava düşman olarak girilen kapıdan dost çıkmaktır… Dava bırakılan emaneti canı gibi korumaktır… Dava Sümeyyenin örtüsü için canını vermesi Allaha canlarla gitmesidir… Dava adaletin sevginin aşkın dostluğun sadakatin annesidir.. Dava yüz yaşında bile olsa Allahtan şehadeti dileyen Ebu Eyübel Ensarinin mücadelesidir… Dava ezanlarda tek yürek olmak secdelerde Allaha varmaktır… Ebu Cehillere dur deme… Zalimlere göğüs germe… Zülme direnme haklının yanında haksızın karşısında olmaktır… Dava bir yetim görüldü mü koruma ve okşama Rasulün bile bir yetim olduğunu unutmama davasıdır… Bu dava gönül ister çokluk değil, birlik ister bu dava yüreğiyle Sevgiyle devleşerek iman ister… Dava safını belirlemek imanını güçlendirmek senin rızan için bende buradayım Ya Rabbi diyebilmektir.. Dava çakıl taşları kadar denizler kadar çok günahı bile olsa onu affederek bir ALLAH a sahip olduğunu bilmedavasıdır…. ALLAH sabrınızı daim, azminizi baki, Davanızı mübarek kılsın(amin) 12 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı gel birlikte karşı koyalım(hala vakit varken)6/10/2007 gel birlikte karşı koyalım(hala vakit varken) 4 Ekim 2007 Perşembe Yorum yok Yahudiler Hitlerin elinden kurtulduklarında hiçbirşeylerikalmamıştı .Bırakın devlet kurmayı yiyecek ekmekleri dahi yoktu . Ancak uluslararasıcamia Almanya’nın soykırım yaptığını kabul ettiğinde Yahudilere tazminatyolu açılmış oldu . Yahudiler açtıkları davalarla neredeyse tüm almanşirketlerini ve alman bankalarını tazminata mahkum ettirdi . Bugün satılanbir Mercedesten bile belli oranda İsrail hükümetine pay gidiyor ve budurum gizli değil, zaman zaman gündeme geliyor. İsrail bugün dünyanın enzengin ülkelerinden biri . Ülkelerinde nükleer reaktörlerden tutun en sonteknolojiye sahip uçak fabrikaları bile var . Ancak Hitler dönemindedünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkesi olan Almanya bir dönemtoparlanmış gibi görünse de belini doğrultamadı .Ekonomisi son 10 yıldırgittikçe kötüleşiyor .Ermenistan çok fakir bir ülke . Hiçbir şeyleri yok . Açlar . Sanayileri ,markaları hiçbir şeyleri yok . Avrupa’nın lider ülkesi Fransa’nın bu soykırımıtanıyıp bize tazminat davası açılması yolunu açması bir anda tüm diğerülkelere sıçrayacak . Şu an ciğerci kapısında bekleyen kediler gibiellerinde dosya bekleyen Ermenistan hükümeti açacağı binlerce tazminatdavası ile Türkiye’yi çok zor duruma düşürecek . Zaten belimiz kurulduğumuzgünden beri bükük duruyor , bu tazminatlar Osmanlıyı çökertenkapitülasyonlar gibi bizi de çökertecektir . Siyasi görüşün ne olursa olsun , ister Türk, ister Kürt ol, bu memleketin insanıysan bu konuyuyayabildiğin kadar yay , şu bilinçsiz halkını uyarmaya çalış .Fransız markalarından alışveriş yapma , 3 kuruş fazla ver , 2 adım fazlayürü başka marka kullan . Cebin haysiyetinin önünegeçmesin . Ermeni tasarısını destekleyen ülkeler FRANSA, ABD, İNGİLTERE, HOLLANDA, BELÇİKA, DANİMARKA VE AVRUPA’NIN DİĞER SIRTLANLARI 20 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı ”Güllerin efendisi”ne mektup..21/8/2007 ”Güllerin efendisi”ne mektup.. 21 Ağustos, 2007 Salı Etiketler : h.z.muhammed(sav) mektup güllerinefendisi nebi | İhbar Et (0 Oy, 5 üzerinden 0 puan ) Oyunuz Gönderiliyor ... Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi. Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiye’ye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu bugün ortaokul öğrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları.. ( Bu yazıyı; sessiz bir ortamda, sesli okumanızı tavsiye ederim). Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde. Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanıbaşında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelipte daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmişim. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka,eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medinede yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmazmıydı acaba hiç? Sanırım Medinedeki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı.çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kımbilir, korkardık belkide bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde -Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da: - evladım Medinede iki tane güneş var da ondan, derdi. - Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek; - Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor. Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu. Medineden ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okurki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütünların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam ‘incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri’ derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud’a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı.Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhud’da yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk. Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı.Orasıda ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştım ki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım,bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak dolaşacağım. Taki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın. Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medineyken komşuydukya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, arasıra da olsa evimizi şereflendiriver. Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım. Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medineden ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim. Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. İşte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı. Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep o oradaydı, gelemezlerdi. Ama güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mı? Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim. Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Birgün sana gelişim geç bile olsa, Bana gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et. Ta ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun. Nebi Doğanay 20 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı MİR’ACIN SENİN8/8/2007 Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin Namaza Başlayışı Tanınmış akademisyen-yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke, namaza nasıl başladığını yazdı. İşte Prof. Dr. Öke’nin ilk kez Konya’da yerel bir gazetede yayımlanan ve her paragrafı anlam yüklü, düşündüren öyküsü. “Mir’acin Senin!” İmanı ibadetle tamamlamak gençlik yıllarıma nasip oldu. “Bu eşiği geçişim, gurbetteki eğitimim sırasında, kendimle yüzleşmem ile başladı” gibime geliyor. Avrupa’da Pazar günleri Hıristiyanların ibadet günleridir. Kilise çanlarıyla başlayan bu günde, Hıristiyanlar en temiz elbiselerini giyerek, ailece kiliselere koşarlar. O gün spor müsabakaları, hatta bazı yerlerde barlar, restoranlar bile kapalıdır. İste böyle bir ortamda yedi yıl yaşadım ben… Pazarları dinlenme günümdü. Ama yapacak bir meşgale bulamaz; kendimi bu haftalık teneffüs sürecinde, yalnızlaş(tiril)miş hissederdim. Hatta birazda galiba, Hıristiyanlara imrenirdim. Onların o günü ulvî bir atmosfer içinde geçirmelerini kıskanırdım. O zamandan sormaya başladım kendime; ”Sen nesin?” Dinin, kişinin kimliğinde temel taşı olmasını kavramıştım çok şükür. Ama ya ben? Evet, ailem daha küçükken bazı sure ve ayetleri ezberletmişti. Hatta “yatmadan önce Allah’a dua etmemi” de tembihlenmişti. İyi niyetli ebeveynlerim şehirli uygarlık içinde büyüttükleri evlatlarını, adeta ”protestanladırılmıs bir din telâkkisi” içinde, modern” Müslüman olarak görmeyi arzuladıklarından olsa gerek, “kabahat de ibadet de gizlidir” zihniyetiyle, Allah’a gecenin o ıssızlığında el açmamızın uygun düştüğünü belletmişlerdi bana. Din şahsi, belki de mahrem bir olguydu onlara göre… Üniversite ise sorgulama insiyaki açar insanda. Benim okulum da dünyanın en saygın üniversitesiydi. Kurulusu XII. Yüzyıla inen bir müessese. Akademik hayatin gerçekleştiği bir alem vardı, birde günlük yaşantının geçtiği müstakil kolejler… her biri bir Hıristiyan azizin ismini taşıyan bu kolejlerden birinde kalıyordum. kolejlerin her birinin bünyesinde ”chapel” dedikleri kilisecikler bulunuyordu. Bu kiliseler tarihi özellikleriyle hem bir turist uğrağı, hem de öğrencilerin ibadetlerine tahsis edilmiş tapınaklardı. Üniversite açıldıktan sonra, kolej yetkilileriyle öğrencilerin tanışma çaylarından birinde, kolejin papazı yanıma geldi. “-Siz kimsiniz?” dedi. “Biz sizinle chapel’de hiç karsılaşmadık.” Doğrusu endişelenmiştim. Olur ya, Papaz efendi; “bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız.” Derse ne yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim üniversiteyi bırakıp, Türkiye’ye mi dönecektim? Papaza biraz da mahcup bir tavırla; “Affedersiniz, ben Türk ve Müslüman’ım…” diyebildim, o kadar… Ürkek halimi gören papaz, derhal özür dilercesine sözü değiştirdi. Ve sudan konulara doğru bir gedik açtı. Birkaç hafta geçti oradan. Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde beni görünce; “Hey, papaz seni çağırıyor.” Demez mi! Korktuğum başıma geldi, diye iç geçirdim. Oysa ki papaz beni güler yüzle karşıladı. “Otur!” dedi. “Bu ülkede siz Müslümansınız. Sizin de ibadet etmeye hakkınız var. O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm. Müslüman öğrencilerin de, ibadetlerini aksatmamaları için, bir oda tahsis etmeye karar verdik. Gelin o odayı gezelim. Uygun olup olmadığını söyleyin bize. Uygunsa o zaman tefrişi için ne gerekiyorsa temin ederiz. Tabii, üniversite bütçesinden. ” Şaşırmıştım. O günden itibaren Aziz Rasmus’un odası bir mescide çevrildi. Hem de ayni mahalde bir Türk Cemiyetinin temelleri atılarak. Papazın bu jestine karşılık; “-Biz Müslümanlar namazımızı, her yerde, odamız da kılarız” diyemedim. Hem toplu halde kılınan namazlar için böyle mekân bulunmaz bir nimetti… Herhangi bir Müslüman Derneğinin bulunmadığı bu küçük üniversitede, namaz bile kılmak alışkanlığı olmayan benim üzerime kalmıştı. İmamlık… Türkiye’den uzaktım. Kime yazıp, bana malzeme gerek diyecektim. İmdadıma üniversite kütüphanesi yetişti. Türk-İslam Literatürünün, hem de orijinal dillerinde bolluğu, bu üniversitenin şarkiyat fakültesinde ne kadar vukufla öğretildiğini anlamamı sağladı. İlmihale dalıp, neredeyse bütün derslerimi bıraktım. Üstelik İbrani, İsevi başlangıcıyla… Hepsini taradıktan sonra; ”-İyi ki Müslüman’ım” dediğimi hatırlıyorum. Taklid-i imandan, tahkik-i imana o safhada geçmiştim herhalde. Toparlandığım bilgiler ile hem kendi namazlarımı kılıyor, hem de öğleleri üniversitenin Müslüman asilli öğrencilerini, duvarlara yapıştırdığım ilânlarla mescide çağırabiliyordum. O günlerde kolejde ayni suiti paylaştığım arkadaşım temiz bir İngiliz idi. Bir gün ibadet için yatak odama çekilip, kapıyı da kilitlemiştim. Bizim ki kapıyı vuruyor, bir daha… Dışarı çıkıp, sarmaşıklara tutunarak, balkona tırmanıyor. Oradan girmek isterken, kolej yetkililerine yakalanıyor. Vaziyeti anlatıyor. Onlarda şüphelenerek, bir yedek anahtarla cümbür cemaat kapıyı acıyorlar ve görüyorlar ki, adam namaz kılıyor. Binlerce defa özür dilediler. Ama arkadaşım o gün hayli sitem etti bana. ”Niye kapıyı kilitledin? Ben seni rahatsız mi edecektim? Kınayacak mıydım? O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben? Sana bir şey oldu zannedip, telâşlandım” dedi. O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim. Noel tatilinde. Türkiye’deydim. Aileme kavuşmak çok güzeldi. İlk gün namazımı aksatmamak için odama çekildim. Hani o eski alışkanlığım var ya, kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim. Namazım sırasında annem bir şey söylemek için odama girdi. Durakladı, çıktı. Sonra babamla fısır fısır konuştuklarını duydum. Ses etmediler. Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti. Annem devamlı kılıp, kılmayacağımı sordu. Başımı Salladım. Üstünde durmayacaklar sandım. Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak ister gibi karşıma dikildiler. Bu kez babam sordu. “-Evladım, sakın ola ki, İngiltere’de bu aşırı İslâmcı gruplara falan takılmış olmayasın? Bu değişiklik niye?” Güldüm. Anlatmaya çalıştım onlara. Dinlediler. Ne onay, ne itiraz… Nötr bir ifade ile… Bir gün sabah namazına kalkmıştım. Gürültülerden anladım ki, onlarda ayaklanmış, odama girmiş, arkamda duruyorlar. Seyrediyorlar beni… Selâmlarımı verdim. Seccadeyi katlıyordum ki, babam “Dur” dedi. Meraklı gözlerimi onlara çevirince, annemin basındaki başörtüsünü fark ettim. “-Biz sana bir şey söylemek istiyoruz” Bir anlık sessizlik; “-Bize de kılmayı öğretsene…” Annem de “hem de hemen” dercesine başını sallıyordu. İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar. Üstelik bunu benden imrendiklerini iftiharla söyleyerek… Hatta babam zaman zaman yanıma gelip, nafile namazlarının günde kırklı, ellili, yüzlü rakamlara vardığını müjdeledi bana… Çocuklarıma yaşları gelince hiçbir şeyi empoze etmedim. Bu, onların inisiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı. Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum. Lise yıllarında Ramazan’da teravihe ve bayram namazına gidişimiz dışında belleğim bir şeyi kaydetmemiş. Ergenlik cağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir, dini meselelerden söz eder, daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım ona.. Sonra, o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazan’a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu. Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutmuştu. Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu. Telâşlı, hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hal. Benimle konuşmak istiyordu. “-Baba, ne oldu biliyor musun? “Eyvah, diye iç geçirdim. (O saatte kötü bir haber alma endişesiyle…) “-Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgar doldu içeri. Odada dolaştıktan sonra adeta bir hortum gibi beni odakladı. İçime girdi sanki. Ve o anda sanki arkamda biri ile birlikte namaz kılmış gibi olduk.Sonra ayni rüzgâr perdeleri yalayarak, pencereden çıktı, gitti. Bir ağlama tuttu beni. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Vücudumu titreme aldı. Hâlâ o halin içindeyim. Bana ne oldu baba?” Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek kadar ehil de değiliz ki! -Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana…” Bu sözlerimin ne mânâya geldiğini anladı mı, kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zaten ben de anlayamamıştım ki zuhuratı. Ne var ki, ben; evet ben!… Gıpta ettim herhalde oğluma. Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı. Yani açıkçası onu hem kıskandım. Hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim. Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince… Yaradılışın efsanesi çeşitliliğin bir nişânesi olarak, sıra dışı bir çocuktu o… Ve daha yürüyemeden namazını kildi yavrum. Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik esimle birlikte. Allah dostunun hane-i saadeti kalabalıktı. Hepsi de “gözyaşı uygarlığının” fertleri. Sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı o atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller acildi Yaradan’a… Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözleri şahit olduğu gibi, sanki Yüce Efendisi’nin huzurundaymiscasina kendi safiyeti içinde ilk namazına başladı. Hayır, bu “halisunasyon” olamazdı. Göz yanılması hiç değildi. Yürekler kabarıp, taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma basmak istedim onu… Ama kıpırdayamıyordum. Bir el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu.. Ani el ele paylaşmak istemişti benimle. Göz yaşların adeta hicap perdesi oluşturmuş, hakikati gizler bir misyon yüklenmişlerdi. Bu “türbülans” ne kadar sürdü, nasıl ölçeyim. Bir sure sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim. Avuçları yüzünü sıvazlarken, ter boncukları da silmiş oluyordu. Gözlerini açtığında cemâlden, celâle gecesinin bâriz hatları yüzünde şekillenmişti. ”-Haydi, geçmiş olsun, artık gidin!” dedi. “Gelmemeniz de olurdu. Gıyabınızda okurduk. Biz de merasim yoktur. Bu is kalp isidir.” Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk. Teşekkür etme nezaketi gösterebildik mi, hatırlamıyorum. Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım. Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, uyudu. Okula başladı. İslerim acildi. Yeni bir sitede ev almak istedik. Seçenekler kondu önümüze. Birini beğendik. Biraz ufak ama kaliteliydi. Ödeme plânımız ev sahibinin beklentisinin gerisinde kalıyordu. Yeni evin içinde dolaşıyor, hanımla hesap yapıyorduk.Hülyanın maddi bedeli yok ya, geziniyorduk iste… Bir ara kızımızın yokluğunu fark ettik. Acaba kapıyı açıp, dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın diye kapıya doğru hamle yaptım. Salona girdiğimde rükudaydı. Namaz kılıyordu. Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı. Takla mı atacak oyun mu oynuyor dememe kalmadı. Namazına devam etti. O günlerde beş yaşındaydı. Ve namaza durmuştu. Kıblesi de doğruydu, hareketlerinin insicamı da… Durdum, onu seyrettim. Arkadan emlâk danışmanı ve hanim da ayni sahneyi hayretle izlediler. Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum. “-Burayı alıyorum!…” demiştim. O daireyi aldık. Sıkışmadan da ödedik. Simdi ben, her gün beş vakit kızımın o namaz kıldığı yerde, ibadetimi yapıyorum. Yine günlerden bir gün, namazımı yeni bitirmiştim ki, anaokuluna giden kızım yanıma geldi. Söyle bir baktı bana, ve dudaklarından; ”-MIR’ACIN SENIN!” sözleri döküldü. Önce tam duyamadığımı sandım.Tekrarlattım. “-MIR’ACIN SENIN!” Sonra çocuksu bir ifade ile uzaklaştı yanımdan. Bir şarkı mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı. Belki namaz en ulvî mânasıyla, en güzel böyle anlatılabilirdi. “Bu sözü oğluma, o gece telefon edişinde niye söyleyemedim.” Diye hayıflandım kendi kendime… O anda; ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem, benim çocuklarımda bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi. Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi “şahdamarından YAKIN’IN” esrarını, bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya başladığımı hissettim. MİR’ACIN SENİN 2 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı "BUGÜN BURADA BİR ÇİNLİ VEFAT EDECEK, ONUN CENAZESİ İLE İLGİLENİN."2/8/2007 Bundan altı, yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş… Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı. Mevlâ’mızın takdiri, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim. Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır. "Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı. Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha’yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı. Namazlarda sadece "Elhamdülillah, Allahu Ekber" diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı "Ne yapalım?" diye. Ben de onların kimine "Elhamdülillah", kimine "Lâ ilâhe illallah" ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı. İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim, evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum. Bir gün Muhammed sordu:İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?– Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:– İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer.Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:– Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim. İçki fabrikası kapanıyor. Mekke’deki ibadetlerimize devam ediyoruz. Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar: – Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?– Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin’i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti. – Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı… Efendimizin "Burası cennet bahçesidir." buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne? Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed’e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed’in ölmüş olabileceğini düşündüm.Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:"Bugün burada ölen bir Çinli var mı?" "Evet", cevabını alınca şu açıklamada bulundu:"Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki, "Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin." Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü’lBakî’ye defnettiler. Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.Teslimiyeti gördük değil mi? "Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer." Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı… Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha…Bu hâdiseyi niçin anlattık? Bu hâdiseden çıkaracağımız dersler var da onun için anlattık. Bu Çinli kardeşlerimiz, internet sayesinde İslâm ile şereflendi. Gerek ülkemizde, gerekse dünya üzerinde bir kıvılcım bekleyen nice insanlar var. Bizim yapmamız gereken; bizden bir ışık, bir kıvılcım bekleyenlere bir an önce ulaşmak. Alınacak önemli derse gelince, bir sigaradan, bir markadan ya da herhangi bir lüksünden vazgeçemeyen mü’minler, şu Çinli Muhammed’i okuyun. Bakın teslimiyete… "Emir Mevlâ’dan ise, bize uymak düşer." Ey bir sigarayı feda edemeyen mü’min kardeşim! Çinli Muhammed’e bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?! 3 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı Sayfa : 1 Toplam: 13 Son Sayfa | Sonraki Sayfa
Dava Bilal gibi kızgın kumlara ve taşlara rağmen ALLAH diyerek ölmektir…
Dava Yusuf gibi imtihana göğüs germek…
Köle olarak girdiği zindandan Peygamber gibi çıkmaktır..
Hamza gibi binlerce can feda etmektir…
Dava Halit bin Ziyat gibi şehitlere karışmak….
Dava Ebu Bekir gibi sadakat ister…
Cenneti değil yalnız Allahın rızasını diler…
Dava sahabe açken karnına iki taş bağlayan peygamberin davasıdır….
Dava atılan taşları tutup güller sunmaktır….
Dava düşman olarak girilen kapıdan dost çıkmaktır…
Dava bırakılan emaneti canı gibi korumaktır…
Dava Sümeyyenin örtüsü için canını vermesi Allaha canlarla gitmesidir…
Dava adaletin sevginin aşkın dostluğun sadakatin annesidir..
Dava yüz yaşında bile olsa Allahtan şehadeti dileyen Ebu Eyübel Ensarinin mücadelesidir…
Dava ezanlarda tek yürek olmak secdelerde Allaha varmaktır…
Ebu Cehillere dur deme…
Zalimlere göğüs germe…
Zülme direnme haklının yanında haksızın karşısında olmaktır…
Dava bir yetim görüldü mü koruma ve okşama Rasulün bile bir yetim olduğunu unutmama davasıdır…
Bu dava gönül ister çokluk değil, birlik ister bu dava yüreğiyle Sevgiyle devleşerek iman ister…
Dava safını belirlemek imanını güçlendirmek senin rızan için bende buradayım Ya Rabbi diyebilmektir..
Dava çakıl taşları kadar denizler kadar çok günahı bile olsa onu affederek bir ALLAH a sahip olduğunu bilmedavasıdır….
ALLAH sabrınızı daim, azminizi baki, Davanızı mübarek kılsın(amin)
4 Ekim 2007 Perşembe Yorum yok
Yahudiler Hitlerin elinden kurtulduklarında hiçbirşeylerikalmamıştı .Bırakın devlet kurmayı yiyecek ekmekleri dahi yoktu . Ancak uluslararasıcamia Almanya’nın soykırım yaptığını kabul ettiğinde Yahudilere tazminatyolu açılmış oldu . Yahudiler açtıkları davalarla neredeyse tüm almanşirketlerini ve alman bankalarını tazminata mahkum ettirdi . Bugün satılanbir Mercedesten bile belli oranda İsrail hükümetine pay gidiyor ve budurum gizli değil, zaman zaman gündeme geliyor. İsrail bugün dünyanın enzengin ülkelerinden biri . Ülkelerinde nükleer reaktörlerden tutun en sonteknolojiye sahip uçak fabrikaları bile var . Ancak Hitler dönemindedünyanın en zengin ve en gelişmiş ülkesi olan Almanya bir dönemtoparlanmış gibi görünse de belini doğrultamadı .Ekonomisi son 10 yıldırgittikçe kötüleşiyor .Ermenistan çok fakir bir ülke . Hiçbir şeyleri yok . Açlar . Sanayileri ,markaları hiçbir şeyleri yok . Avrupa’nın lider ülkesi Fransa’nın bu soykırımıtanıyıp bize tazminat davası açılması yolunu açması bir anda tüm diğerülkelere sıçrayacak . Şu an ciğerci kapısında bekleyen kediler gibiellerinde dosya bekleyen Ermenistan hükümeti açacağı binlerce tazminatdavası ile Türkiye’yi çok zor duruma düşürecek . Zaten belimiz kurulduğumuzgünden beri bükük duruyor , bu tazminatlar Osmanlıyı çökertenkapitülasyonlar gibi bizi de çökertecektir .
Siyasi görüşün ne olursa olsun , ister Türk, ister Kürt ol, bu memleketin insanıysan bu konuyuyayabildiğin kadar yay , şu bilinçsiz halkını uyarmaya çalış .Fransız markalarından alışveriş yapma , 3 kuruş fazla ver , 2 adım fazlayürü başka marka kullan . Cebin haysiyetinin önünegeçmesin .
Ermeni tasarısını destekleyen ülkeler
FRANSA, ABD, İNGİLTERE, HOLLANDA, BELÇİKA,
DANİMARKA VE AVRUPA’NIN DİĞER SIRTLANLARI
21 Ağustos, 2007 Salı Etiketler : h.z.muhammed(sav) mektup güllerinefendisi nebi | İhbar Et
Medine’de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi.
( Bu yazıyı; sessiz bir ortamda, sesli okumanızı tavsiye ederim).
Nebi Doğanay
Prof. Dr. Mim Kemal Öke’nin Namaza Başlayışı
Tanınmış akademisyen-yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke, namaza nasıl başladığını yazdı. İşte Prof. Dr. Öke’nin ilk kez Konya’da yerel bir gazetede yayımlanan ve her paragrafı anlam yüklü, düşündüren öyküsü.
“Mir’acin Senin!” İmanı ibadetle tamamlamak gençlik yıllarıma nasip oldu. “Bu eşiği geçişim, gurbetteki eğitimim sırasında, kendimle yüzleşmem ile başladı” gibime geliyor.
Avrupa’da Pazar günleri Hıristiyanların ibadet günleridir. Kilise çanlarıyla başlayan bu günde, Hıristiyanlar en temiz elbiselerini giyerek, ailece kiliselere koşarlar. O gün spor müsabakaları, hatta bazı yerlerde barlar, restoranlar bile kapalıdır. İste böyle bir ortamda yedi yıl yaşadım ben… Pazarları dinlenme günümdü. Ama yapacak bir meşgale bulamaz; kendimi bu haftalık teneffüs sürecinde, yalnızlaş(tiril)miş hissederdim. Hatta birazda galiba, Hıristiyanlara imrenirdim. Onların o günü ulvî bir atmosfer içinde geçirmelerini kıskanırdım. O zamandan sormaya başladım kendime; ”Sen nesin?” Dinin, kişinin kimliğinde temel taşı olmasını kavramıştım çok şükür. Ama ya ben? Evet, ailem daha küçükken bazı sure ve ayetleri ezberletmişti. Hatta “yatmadan önce Allah’a dua etmemi” de tembihlenmişti. İyi niyetli ebeveynlerim şehirli uygarlık içinde büyüttükleri evlatlarını, adeta ”protestanladırılmıs bir din telâkkisi” içinde, modern” Müslüman olarak görmeyi arzuladıklarından olsa gerek, “kabahat de ibadet de gizlidir” zihniyetiyle, Allah’a gecenin o ıssızlığında el açmamızın uygun düştüğünü belletmişlerdi bana. Din şahsi, belki de mahrem bir olguydu onlara göre…
Üniversite ise sorgulama insiyaki açar insanda. Benim okulum da dünyanın en saygın üniversitesiydi. Kurulusu XII. Yüzyıla inen bir müessese. Akademik hayatin gerçekleştiği bir alem vardı, birde günlük yaşantının geçtiği müstakil kolejler… her biri bir Hıristiyan azizin ismini taşıyan bu kolejlerden birinde kalıyordum. kolejlerin her birinin bünyesinde ”chapel” dedikleri kilisecikler bulunuyordu. Bu kiliseler tarihi özellikleriyle hem bir turist uğrağı, hem de öğrencilerin ibadetlerine tahsis edilmiş tapınaklardı. Üniversite açıldıktan sonra, kolej yetkilileriyle öğrencilerin tanışma çaylarından birinde, kolejin papazı yanıma geldi. “-Siz kimsiniz?” dedi. “Biz sizinle chapel’de hiç karsılaşmadık.” Doğrusu endişelenmiştim. Olur ya, Papaz efendi; “bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız.” Derse ne yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim üniversiteyi bırakıp, Türkiye’ye mi dönecektim? Papaza biraz da mahcup bir tavırla; “Affedersiniz, ben Türk ve Müslüman’ım…” diyebildim, o kadar…
Ürkek halimi gören papaz, derhal özür dilercesine sözü değiştirdi. Ve sudan konulara doğru bir gedik açtı. Birkaç hafta geçti oradan. Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde beni görünce; “Hey, papaz seni çağırıyor.” Demez mi! Korktuğum başıma geldi, diye iç geçirdim. Oysa ki papaz beni güler yüzle karşıladı. “Otur!” dedi. “Bu ülkede siz Müslümansınız. Sizin de ibadet etmeye hakkınız var. O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm. Müslüman öğrencilerin de, ibadetlerini aksatmamaları için, bir oda tahsis etmeye karar verdik. Gelin o odayı gezelim. Uygun olup olmadığını söyleyin bize. Uygunsa o zaman tefrişi için ne gerekiyorsa temin ederiz. Tabii, üniversite bütçesinden.
” Şaşırmıştım. O günden itibaren Aziz Rasmus’un odası bir mescide çevrildi. Hem de ayni mahalde bir Türk Cemiyetinin temelleri atılarak. Papazın bu jestine karşılık; “-Biz Müslümanlar namazımızı, her yerde, odamız da kılarız” diyemedim. Hem toplu halde kılınan namazlar için böyle mekân bulunmaz bir nimetti…
Herhangi bir Müslüman Derneğinin bulunmadığı bu küçük üniversitede, namaz bile kılmak alışkanlığı olmayan benim üzerime kalmıştı. İmamlık… Türkiye’den uzaktım. Kime yazıp, bana malzeme gerek diyecektim. İmdadıma üniversite kütüphanesi yetişti. Türk-İslam Literatürünün, hem de orijinal dillerinde bolluğu, bu üniversitenin şarkiyat fakültesinde ne kadar vukufla öğretildiğini anlamamı sağladı. İlmihale dalıp, neredeyse bütün derslerimi bıraktım. Üstelik İbrani, İsevi başlangıcıyla… Hepsini taradıktan sonra;
”-İyi ki Müslüman’ım” dediğimi hatırlıyorum. Taklid-i imandan, tahkik-i imana o safhada geçmiştim herhalde. Toparlandığım bilgiler ile hem kendi namazlarımı kılıyor, hem de öğleleri üniversitenin Müslüman asilli öğrencilerini, duvarlara yapıştırdığım ilânlarla mescide çağırabiliyordum. O günlerde kolejde ayni suiti paylaştığım arkadaşım temiz bir İngiliz idi. Bir gün ibadet için yatak odama çekilip, kapıyı da kilitlemiştim. Bizim ki kapıyı vuruyor, bir daha… Dışarı çıkıp, sarmaşıklara tutunarak, balkona tırmanıyor. Oradan girmek isterken, kolej yetkililerine yakalanıyor. Vaziyeti anlatıyor. Onlarda şüphelenerek, bir yedek anahtarla cümbür cemaat kapıyı acıyorlar ve görüyorlar ki, adam namaz kılıyor. Binlerce defa özür dilediler. Ama arkadaşım o gün hayli sitem etti bana.
”Niye kapıyı kilitledin? Ben seni rahatsız mi edecektim? Kınayacak mıydım? O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben? Sana bir şey oldu zannedip, telâşlandım” dedi. O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim. Noel tatilinde. Türkiye’deydim. Aileme kavuşmak çok güzeldi. İlk gün namazımı aksatmamak için odama çekildim. Hani o eski alışkanlığım var ya, kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim. Namazım sırasında annem bir şey söylemek için odama girdi. Durakladı, çıktı. Sonra babamla fısır fısır konuştuklarını duydum. Ses etmediler. Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti. Annem devamlı kılıp, kılmayacağımı sordu. Başımı Salladım. Üstünde durmayacaklar sandım. Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak ister gibi karşıma dikildiler. Bu kez babam sordu.
“-Evladım, sakın ola ki, İngiltere’de bu aşırı İslâmcı gruplara falan takılmış olmayasın? Bu değişiklik niye?” Güldüm.
Anlatmaya çalıştım onlara. Dinlediler. Ne onay, ne itiraz… Nötr bir ifade ile… Bir gün sabah namazına kalkmıştım. Gürültülerden anladım ki, onlarda ayaklanmış, odama girmiş, arkamda duruyorlar. Seyrediyorlar beni… Selâmlarımı verdim. Seccadeyi katlıyordum ki, babam “Dur” dedi. Meraklı gözlerimi onlara çevirince, annemin basındaki başörtüsünü fark ettim. “-Biz sana bir şey söylemek istiyoruz” Bir anlık sessizlik;
“-Bize de kılmayı öğretsene…”
Annem de “hem de hemen” dercesine başını sallıyordu. İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar. Üstelik bunu benden imrendiklerini iftiharla söyleyerek… Hatta babam zaman zaman yanıma gelip, nafile namazlarının günde kırklı, ellili, yüzlü rakamlara vardığını müjdeledi bana… Çocuklarıma yaşları gelince hiçbir şeyi empoze etmedim. Bu, onların inisiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı. Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum.
Lise yıllarında Ramazan’da teravihe ve bayram namazına gidişimiz dışında belleğim bir şeyi kaydetmemiş. Ergenlik cağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir, dini meselelerden söz eder, daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım ona.. Sonra, o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya başladı. Ramazan’a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu. Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutmuştu. Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu. Telâşlı, hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı. Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hal. Benimle konuşmak istiyordu.
“-Baba, ne oldu biliyor musun? “Eyvah, diye iç geçirdim. (O saatte kötü bir haber alma endişesiyle…) “-Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı. Bir anda bir rüzgar doldu içeri. Odada dolaştıktan sonra adeta bir hortum gibi beni odakladı. İçime girdi sanki. Ve o anda sanki arkamda biri ile birlikte namaz kılmış gibi olduk.Sonra ayni rüzgâr perdeleri yalayarak, pencereden çıktı, gitti. Bir ağlama tuttu beni. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Vücudumu titreme aldı. Hâlâ o halin içindeyim. Bana ne oldu baba?” Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek kadar ehil de değiliz ki!
-Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş olmalı sana…” Bu sözlerimin ne mânâya geldiğini anladı mı, kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zaten ben de anlayamamıştım ki zuhuratı. Ne var ki, ben; evet ben!… Gıpta ettim herhalde oğluma.
Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı. Yani açıkçası onu hem kıskandım. Hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim. Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince… Yaradılışın efsanesi çeşitliliğin bir nişânesi olarak, sıra dışı bir çocuktu o… Ve daha yürüyemeden namazını kildi yavrum. Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik esimle birlikte. Allah dostunun hane-i saadeti kalabalıktı. Hepsi de “gözyaşı uygarlığının” fertleri. Sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı o atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin önüne bıraktık. Eller acildi Yaradan’a… Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözleri şahit olduğu gibi, sanki Yüce Efendisi’nin huzurundaymiscasina kendi safiyeti içinde ilk namazına başladı. Hayır, bu “halisunasyon” olamazdı. Göz yanılması hiç değildi. Yürekler kabarıp, taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle yapıp, yanık bağrıma basmak istedim onu… Ama kıpırdayamıyordum. Bir el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu..
Ani el ele paylaşmak istemişti benimle. Göz yaşların adeta hicap perdesi oluşturmuş, hakikati gizler bir misyon yüklenmişlerdi. Bu “türbülans” ne kadar sürdü, nasıl ölçeyim. Bir sure sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim. Avuçları yüzünü sıvazlarken, ter boncukları da silmiş oluyordu. Gözlerini açtığında cemâlden, celâle gecesinin bâriz hatları yüzünde şekillenmişti.
”-Haydi, geçmiş olsun, artık gidin!” dedi. “Gelmemeniz de olurdu. Gıyabınızda okurduk. Biz de merasim yoktur. Bu is kalp isidir.” Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk. Teşekkür etme nezaketi gösterebildik mi, hatırlamıyorum. Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım. Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, uyudu. Okula başladı. İslerim acildi. Yeni bir sitede ev almak istedik. Seçenekler kondu önümüze. Birini beğendik. Biraz ufak ama kaliteliydi. Ödeme plânımız ev sahibinin beklentisinin gerisinde kalıyordu. Yeni evin içinde dolaşıyor, hanımla hesap yapıyorduk.Hülyanın maddi bedeli yok ya, geziniyorduk iste… Bir ara kızımızın yokluğunu fark ettik. Acaba kapıyı açıp, dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın diye kapıya doğru hamle yaptım. Salona girdiğimde rükudaydı. Namaz kılıyordu. Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı. Takla mı atacak oyun mu oynuyor dememe kalmadı. Namazına devam etti. O günlerde beş yaşındaydı. Ve namaza durmuştu. Kıblesi de doğruydu, hareketlerinin insicamı da… Durdum, onu seyrettim. Arkadan emlâk danışmanı ve hanim da ayni sahneyi hayretle izlediler. Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum.
“-Burayı alıyorum!…” demiştim. O daireyi aldık. Sıkışmadan da ödedik. Simdi ben, her gün beş vakit kızımın o namaz kıldığı yerde, ibadetimi yapıyorum. Yine günlerden bir gün, namazımı yeni bitirmiştim ki, anaokuluna giden kızım yanıma geldi. Söyle bir baktı bana, ve dudaklarından;
”-MIR’ACIN SENIN!” sözleri döküldü.
Önce tam duyamadığımı sandım.Tekrarlattım. “-MIR’ACIN SENIN!” Sonra çocuksu bir ifade ile uzaklaştı yanımdan. Bir şarkı mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı. Belki namaz en ulvî mânasıyla, en güzel böyle anlatılabilirdi. “Bu sözü oğluma, o gece telefon edişinde niye söyleyemedim.” Diye hayıflandım kendi kendime… O anda; ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem, benim çocuklarımda bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi. Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi “şahdamarından YAKIN’IN” esrarını, bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya başladığımı hissettim.
MİR’ACIN SENİN
Bundan altı, yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir. Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş… Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri. Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı. Mevlâ’mızın takdiri, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim. Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır. "Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı. Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha’yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı. Namazlarda sadece "Elhamdülillah, Allahu Ekber" diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı "Ne yapalım?" diye. Ben de onların kimine "Elhamdülillah", kimine "Lâ ilâhe illallah" ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı. Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı. İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim, evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum. Bir gün Muhammed sordu:İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?– Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:– İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer.Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:– Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim. İçki fabrikası kapanıyor. Mekke’deki ibadetlerimize devam ediyoruz. Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar: – Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?– Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin’i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti. – Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik. Medine’de bir sabah namazı… Efendimizin "Burası cennet bahçesidir." buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz. Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne? Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed’e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed’in ölmüş olabileceğini düşündüm.Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar. Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:"Bugün burada ölen bir Çinli var mı?" "Evet", cevabını alınca şu açıklamada bulundu:"Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki, "Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin." Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü’lBakî’ye defnettiler. Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.Teslimiyeti gördük değil mi? "Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer." Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı… Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha…Bu hâdiseyi niçin anlattık? Bu hâdiseden çıkaracağımız dersler var da onun için anlattık. Bu Çinli kardeşlerimiz, internet sayesinde İslâm ile şereflendi. Gerek ülkemizde, gerekse dünya üzerinde bir kıvılcım bekleyen nice insanlar var. Bizim yapmamız gereken; bizden bir ışık, bir kıvılcım bekleyenlere bir an önce ulaşmak. Alınacak önemli derse gelince, bir sigaradan, bir markadan ya da herhangi bir lüksünden vazgeçemeyen mü’minler, şu Çinli Muhammed’i okuyun. Bakın teslimiyete… "Emir Mevlâ’dan ise, bize uymak düşer." Ey bir sigarayı feda edemeyen mü’min kardeşim! Çinli Muhammed’e bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!