http://www.youtube.com/watch?vhttp://http://www.youtube.com/watch?v=VvfJsCxYcOYhttp://www.youtube.com/watch?v=VvfJsCxYcOY http://www.youtube.com/watch?v=PBrEk2nx-3s www.youtube.com/watch?v=uvDVB9ABVH0=VSurMumszDshttp://www.youtube.com/watch?v=agW-oXA7A2c

doğru düşünce platformu src=

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy

İman her şeyi güzel ünsiyetli gösteren şeffaf berrak nurani bir gözlüktür - Blogcu



İman her şeyi güzel ünsiyetli gösteren şeffaf berrak nurani bir gözlüktür Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım
dost istersen allah yeter

BAŞÖRTÜSÜNDE İLKLER 19/7/2009

BAŞÖRTÜSÜNDE İLKLER (Gön: Sedef Aksaç)

            Başörtülü kızlar başlangıç noktası olarak kendilerini ilk olarak görmeyi tercih ediyorlar . Herhangi bir engelle karşılaşılmadığı zaman , yani okula gidip gelirken , herhangi bir işte çalışmaya devam ederken "özel tarihini " kendinden başlatmış olduklarını farketmiyorlar bile . Yollar düz bir şekilde yürünürken , kendinden öncekilerin tecrübeleri , hayat şartları onlarla bir iletişim halinde olmak çok lüzumsuz olarak telakki ediliyor . Ne zaman yürünmekte olan yolun üzerinde bir engelle karşılaşılıyor işte o zaman "Bizden öncekiler ne yapmıştı ? "sorusu akıllara geliyor. Aşağıda ilk leri kronolojik olarak yazmaya çalıştım . Umarım bu satırlar , okuyanları "kendi hikayesine " biraz daha yaklaştırır.

            Benim başını örten ilk doktor oalrak bildiğim Hümeyra Ökten kendi kuşağının muhabbetten öte duygular beslediği bir hanımefendi . Türkiye'nin neresine giderseniz gidin Hümeyra Ökten hanımla ilgili hatırasını yad edecek birine rastlarsınız . Hümeyra Ökten Hanım 1950 'li yılların başörtülü olarak tek örneği . Ondan sonra gelen Dr. Gülsen Ataseven

başını tıbbiye öğrencisi iken örten ilk öğrenci olma ünvanını taşıyor . 1964 yılında okul birinciliğini hak eder fakat başörtülü olduğu için birincilik kürsüsüne kendisi değil , ikinnci olan başka bir kız öğrenci çıkarılır . Gülsen Ataseven'in kuşağı kendi duruşlarını yardımlaşma esaslı bir muhabbet damarına dönüştürür . Aynı Muhabbet dairesinde fakat Gülsen Ataseven 'in kuşağından bir sonraki kuşak olan  Fevziye Nuroğlu 1968  kuşağının en dirençli eczacısı olma ünvanını taşıyor . Onun adı hasbi çalışmanın en güzel örneği.

            1968 kuşağı içinde başörtüsü ile A.Ü. İlahiyat Fakültesinde direnişi temsil eden ilk örnek Hatice Babacan . Hatice Babacan'a kadar A.Ü. İlahiyat Fakültesinin onlarca kız öğrencisi olmuştur fakat başörtüsünü  "dert" edinen çıkmamıştır.

             Avukat Emine Aykenar barodan atılan ilk tesettürlü avukat.

          70'li yılların şehirlerarası mesafeleri kat eden yazarı Şule Yüksel Cumhuriyet sonrası tesettürlü ilk kadın yazar  olma ünvanını taşıyor.Giyimi  kuşamı şehirli ve tesettürlü olmayı temsil eden bir sembol haline geliyor.O aynı zamanda  ilk köşe yazarı ve yazdıklarından dolayı hapis yatan ilk tesettürlü kadın.

           70'li yıllar üniversitelerde başörtüsünün yavaş yavaş yayılmaya başladığı yıllardır.Hacettepe Üniversitesi'nin ilk başörtülü öğrencisi Halime Önen İmam Hatipten mezun olan ilk kız öğrencidir. Yıl 1974 . Halima Önen 'in duruşu kısa zamanda diğer öğrencile üzerinde de etkili olur.

            1979 yılında İ.Ü. Felsefe bölümü Nuray Doğan'ın şahsında başörtülü bir öğrenci ile karşılaşmanın şaşkınlığını yaşar.

             Aynı yıl , B.Ü. Nazife Şişman 'ın şahsında ilk tesettürlü kız öğrenciye sahip olur. Hocalar şaşırmak yerine saygı göstermeyi tercih eder.

            1980'li yıllarda TRT 'de ilk defa başörtülü bir kız öğrenci  " dinlenir ! " Tartışma programını sunucusu Ali Kırca 'dır.Hacettepe sosyoloji bölümü öğrencisi Zehra Çarpın 'ın

İlahiyat profesörü Bahriye Üçok karsısındaki konuşması bütün Türkiye 'yi etkiler.Çünkü Zehra'nın kendine olan güveni tam , başını örtüş gayesini anlatışı etkileyicidir.

             1980'li yılların ikinci yarısından itibaren Cihan Aktaş başörtülü kadınların/kızların özel hayatlarında kalem gezindiren ilk tesettürlü hikayeci olma ünvanını taşır.

              Başörtülü öğrenciler okullarını bitirmekte daima zorluklarla karşılaşır. Hasibe Ertok  güzel sanatlar akademisinin ilk basortulu öğrenisidir.Başörtülü olduğu için mezuniyet tezi kabul edilmez.

             1980 lerin ikinci yarısında Uğur dündarın sunduğu programa Nermin Erbakan ilk defa bir genel başkanın tesettürlü eşi olarak çıkar.

             1990'lı yıllarda Sibel Eraslan kadın oylarını politik bir güç olarak anlaşılmasına hizmet eden ilk aktif kadın kollaır başkanı olur.

              1990'lı yılların ekranları çarşaflı bir hanımın Emine Şenlikoğlu'nun üniversite hocalarıyla yaptığı tartışmalara tanık oluur.

              Kamusal alanın tesettürlüler için koonmuş vizelerine rağmen 1994 yılında Halise Çiftçi tesettürlü ilk belediye meclis üyesi olur.

              Türkiye'de tesettürlü hanımların konumu kamusal alan yasaklarıyla engellenmeye çalışılırken 1995 yılında  Emine Eroğlu gencecik yaşına rağmen Rusya Federasyonuna bağlı Dağıstan Derbent'te türkçe öğretmek üzere giden ilk öğretim görevlisi olur.30 farklı milletin 1000 den fazla öğrencisine türkçe öğretir.

              Emine Erdoğan , eşinin daima yanında olan ilk tesettürlü belediye başkan eşi oalrak halkın büyük sevgi ve takdirini kazanır.

             TRT'den yetişmiş Meryem Akbal tesettürlü ilk kadın yönetmen olarak çalışmaya başladığında , ekranlarda tesettürlü sunucular ve haber spikerleri görünmeye başlar.Kanal7  haber spikeri Serpil Öcalan bu manada yabancı ve yerli basının ilgi odağı olur...Tesettürlü kadınlar sadece ses ve görüntüleriyle medyanın içinde yer almazlar , bir erkek işi oalrak bilinen kameramanlığı kendine meslek olarak seçmiş olan Serpil Yeşilırmak ilk tesettrülü kameramandır. Kanal 7 nin başarılı haberlerinin arkasında tesettürlü birhaber müdürü vardır:Nazmiye Yılmaz.

              Zekiye Demir ODTÜnün ilk tesettürlü öğrencisi olam ünvanını taşıyor.Kolejlerde okuyanların ODTÜ ye girdiği zamanda Zekiye  Adana Osmaniye imam Hatip lisesi mezunu. Uğradığı soruşturmaları , aldığı cezaları yazarak tarihe not düşme cesareti gösterdi Zekiye Demir.

             Ayşenur Kurtoğlu Osmanlıca Kadın dergilerinden iz sürerek İ.Ü. Sosyoşoji bölümünün ilk tesettürlü doktoru oldu. Çalışmasını , belgesel kimliğinde ekranlara taşıma noktasında da bir ilke sahip.

            Dr. Nebahat Koru ihtisasını tamamlamak üzere gittiği ABD den tekrar üniveristesine döndüğünde öğretim görevliliği kabul edilmedi.Hukuk Nebahat Koru davasında sınıfta kalmış oldu.

            Ayşe Böhürler bir tartışma prgramını yapımcısı ve sunucusu oalrak ilk olma özelliği taşıyor.Ödül üzerine ödülelr alan ilk tesettürlü program yapımcısı.

            Doç.Dr.Sevgi Kurtulmuş 'un1998 yılında , yıllardır görev yaptığı İstanbul Üniversitesi İktisat Faültesinden , Alemdaroğlu 'nun başlatmış olduğu jet bir soruşturmayla görevine son verildi.Hiç bir atılma davası bu kadar hızlı bir süreç yaşamadı.

            Merve Kavakçı tesettürlü oalrak seçilmiş ve yemin etmesine izin verilmemiş ilk milletvekili.Dokunulmazlığı , yasal haklaır yerine "aydınlar" onun giyimini kuşamını yazmayı tercih etti.

            Dr. Alev Erkilet Başer doktora tezi mahkemelik olan ilk tesettürlü kadın olma ünvanını taşıyor.tesettürlü olmasaydı tezi takdirle karşılanıp alkışlanacaktı. 

            Dikkat ettiyseniz ilk öğretmenden bahsetmedim.çünkü öğretmenlik mesleği dindar kadınların osmanlıdn Cumhuriyete kesintisiz olarak sürdürdükleri tek meslek. Dolayısıyla öğretmenliğin ilkleri yok.         

                                                                                   FATMA K. BARBAROSOĞLU

                                                       09/02/2001  YENİ ŞAFAK GAZETESİNDEKİ YAZISI

1 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

Bir kız başını açıp okuyabilir mi? 12/7/2009

Bir kız başını açıp okuyabilir mi?

ALLAH'IN KOYDUĞU KANUNLARI, KULLAR KALDIRAMAZ

SORU: Bir kız başını açıp okuyabilir mi?

CEVAP:
Peygamberimiz (s.a.v), "Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz. İlim Çin'de de olsa arayınız". (Yani çok uzaklarda da olsa ilmi arayınız. Çin o zaman çok uzak olduğu için böyle buyurmuştur.) "İlim her kadın ve erkeğe farzdır" buyurmuştur.
Bizim şimdiki şuursuz müslümanlar işin detayına inmeden, İslâm'ın diğer emirlerine bakmadan hemen fetvayı veriyorlar.

"Kardeşim ilim sadece erkeğe mi farz, kadına da farzdır diye buyrulmuştur.
Öyle ise kadınların da okuması lazımdır" diyorlar.

Heyy... Şuursuz Müslüman, Allah'ın emirlerinden bihaber!

Evet, ilim kadın ve erkeğe farzdır ama hangi ilim? Dinî ilim, her kadın ve erkeğe farz-ı ayndır. Yani, dinini her kadın ve erkeğin öğrenmesi şarttır. Diğer astronomi, tıp, fizik, kimya matematik vesaire gibi ilimler ise farz-ı kifayedir.

Yani bazılarının bunları okumasıyla, diğer Müslümanların üzerinden sakıt olur (düşer). Eğer hiç bir Müslüman bu ilimleri okuyup öğrenmezse, bütün müslümanlar günaha girer.

Şimdi şöyle bir düşünecek olursak, Türkiye'deki okullar İslama uygun bile olsa, yani kız-erkek okulları ayrı olsa, kızlara kadın hocalar gelse bile, bir kız kendine farz olan dinî ilimleri öğrenmeden diğer ilimleri öğrenmek için bu okullara gidemez!...

Önce, bir kız kendisine farz olan ilimleri öğrendikten sonra bu okullara gidebilir, tabi ki okullar İslâm'a uygunsa. Yoksa, daha

dininin "d" harfini bilmeyen bir genç kızın bu okullara gitmesi caiz değildir. " Dinî ilimleri
öğrendikten sonra İslâm'a uygun okullarda okuyabilir mi?" diye bir soru gelirse, cevap şu
olabilir: Okuması da lazımdır. İster üniversiteyi bitirsin, isterse profesör olsun. Zaten
kadın elemanlara da ihtiyaç vardır. Bilhassa kadın doktora çok ihtiyaç vardır. Fakat
şimdiki İslâm'a aykırı olan okullarda, ilim kadına farzdır zannı ile, "Kadın doktora da
ihtiyaç var. İslâm'a hizmet etmek için okuyorum" gibi vicdanî telkinler katiyyen doğru
değildir. Çünkü İslâm'a hizmet, Allah'ın emirlerini çiğneyerek olmaz. Nasıl olur da Allah'ın
(c.c) kesin emri olan kapanmayı bırakıp, başını, bacaklarını açıp erkeklerin içinde
okuyarak", İslâm'a hizmet edeceğim" denilir? Böyle konuşan insanlardan İslâm'a ziyan
olmasın da, İslâm başka bir şey istemez ondan.

Bir defa şunu iyi bilmek lâzım. Allahu Teala,"İstersem dinimi kafirede yaydırırım"
buyurmaktadır. Öyle ise Allah bizden ne istemektedir. Bizden İslâm'a uygun şekilde
hareket etmemizi, ibadet etmemizi istemektedir? Allah'ın dininin yayılması için insanlara
ihtiyacı yoktur. İsterse bir anda herkesin kalbine bir ilham verip, herkesi Müslüman yapar.
Fakat İslâm'ın yayılmasını insanlara vermiştir. Bu da büyük bir imtihandır. Bu imtihan da
İslâm'dan taviz vererek olmaz. Hele hele farzlardan fire vererek hiç olmaz. Hizmet, ilim,
amel, ihlasla olur. İlim deyince, elbette düzenin okullarında okunan safsatalar değildir.
(Tabi ki bazıları müstesna.)

Kadınların erkeklere muayene olması uygun değildir. Onun için Müslüman kadın
doktorlara ihtiyaç vardır. Bunun için de kadınların okuması lazımdır, diyenlerin
söyledikleri doğru değildir. Çünkü İslâm âlimleri her kadının mazeret halinde erkek
doktora muayene olabileceği hakkında fetva vermişlerdir. Fakat bir kız başını açıp
okuyabilir veya bir iş yerinde çalışabilir fetvasını vermemişlerdir. Öğrencileri sırf kız olan
okulda okuyamaz mı denilirse, okuyamaz. Çünkü, erkek öğretmenler vardır. Erkek
öğretmenlerin okutması caiz değildir. Ben bu fetvayı kendi aklımdan vermiyorum.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, Allah'ın emri çiğnenerek, Allah'ın dinine hizmet edilmez.
Başını açarak bir kız okuyamaz. Burada bizim gibi uyuşuk müslümanlara çok işler düşüyor.Niçin kadınlara ve erkeklere özel okullar açmıyoruz? Para mı yok, hayır. Peki niçin
açılmıyor? Niçin olacak, müslümanlar arasında birlik, beraberlik yok, cihad aşkı yok da
onun için. Evet, tez elden müslümanlar bir araya gelip, özel ilkokullar, ortaokullar, liseler açmaları lâzım. Hatta dini devlete karışmaz, devleti dine karışır olan laik devlet izin verirse üniversite de açılmalıdır. Şunu da söyleyeyim: "Nasıl olur da bir Müslüman, kızını,erkeklerin içine kıskanmadan gönderebilir? Zerre kadar kıskançlık duygusu yok mudur?
Kızların erkeklerin içinde okuması caiz değil de, acaba erkeklerin kızlar içerisinde okuması
caiz midir? Hiç düşündünüz mü? Kız-erkek karışık olan okullarda yapılan ahlâksızlıkları
bizden daha iyi biliyorsunuzdur. Ben şu nakıs aklımla, kızını erkeklerin içinde okutan
Müslümana hayret ediyorum. Çünkü biliyorum ki, o baba sınıfta kızına hoş
bakılmayacağını bilmektedir. Gel gör ki bilmek başka, idrak daha başkadır. Allah
yardımcımız olsun (amin).

gençliğin imanını sorularla çaldılar.

Emine Şenlikoğlu
yok Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

11/1/2009
Okuldaki hademe, bahçede oturan küçük kıza yaklaştı. Belli ki hademe de bıkmıştı. Küçük kız, okul çantasını sağ yanına bırakmış, iki elini yanaklarına dayamış, dirseklerini dizlerinin üzerine dikerek öylece oturmuştu. Gözleri gelen hademenin üzerindeydi.
“Kızım, Müdür Bey okulun bahçesinin dışına çıkmanı istiyor” dedi hademe. Öğrenciler, öğretmenler dersteydi. Betül’ün gözü Müdür odasının penceresine kaydı. Müdür Bey camın ardındaydı.
“Müdür mü söyledi? Benim için fark etmez” dedi, çıktı.
Haftalardır bu oyun tekrarlanıyordu. Okul bahçesinin dışına çıkıyor, eline aldığı kitabı öğle vaktine kadar okuyordu.
Okul Müdürü:
“Kızım, hâlâ inadından vazgeçmedin mi?”
“Benimkisi inat değil ki. Sizinki...”
“Biz burada devleti temsil ediyoruz, devletin kanunlarını uyguluyoruz. Gel de vazgeç. Bak, arkadaşların efendi efendi derslere devam ettiler. Sen onlardan daha çok mu daha dindarsın. Sınıfına girerken çıkar, çıktığında tekrar takar gidersin.”
“Hayır efendim, yapamam. Beni öyle kabul edin. Ben başörtümü çıkaramam.”
Aynı hikâye… “Kızım eğer başını açıp okula devam etmezsen seni şikâyet ederim. Mecburi sekiz yıllık eğitimi almıyor, diye mahkemeye verileceksin. Senin için kötü olur. Baban ceza alır.”
“Ne olacaksa olsun” dedi Betül.
“Sen bilirsin, benden günah gitti” diyen Müdür dönüp gitti.
Öğle vakti okuldan çıkan arkadaşlarıyla beraber eve dönüş yolundaydı, sitemkârdı.
“Beni yalnız bıraktınız. Onların zulmüne boyun eğdiniz.”
Bir süre kimse cevap vermedi. Kızlardan büyüğü olan hatalı olduklarını kabullenerek sözü aldı.
“Dayanamadık artık. Evde anne, baba… Okulda Müdür. Şaşırdık kaldık. İstemesek de mecbur olduk.”
“Nasılsa son senedir, bitirsek tamamdır” dedi küçüğü.
Betül, arkadaşlarının ızdırap çektiğini biliyordu. Önceleri on kişi idiler. Bazıları hemen başörtülerini çıkarmış, kimisinin ailesi ise kızlarını artık okula göndermiyordu. Üç kişi direnmişlerdi. Nihayet bu hafta yalnız başına kalmıştı.
Eve vardı. Akşam olacakları düşünüyordu. Müdür, muhakkak babasına haber verirdi.
Babası Cebbar Bey, eve yetişir yetişmez köpürmüştü.
“Ben, senin okula devam ettiğini biliyordum. Meğer gidip okulun önünde durup geliyormuşsun. Seni baş belası kız.” Hıncını alamadı. Bir tokat indirdi.
Sakine Hanım, kızını çekip diğer odaya aldı.
“Kızı öldüreceksin.”
“Hep sen şımartıyorsun, bir de mahkemeye versinler o zaman sizinle görüşürüz.”
Betül, odasında hüngür hüngür ağlıyordu. Bunu duyan küçük kardeşi Hasan, ablasının yanına gelip oturdu. Bir süre öyle kaldılar. Sonra da ablasından ödevini yapması için yardım istedi.
Günler birbirini kovaladı. Korkulan olmuştu. Cebbar Bey mahkemeye çağrılmıştı. Yanına kızını alarak gitti.
Hâkimin odasında kasvetli bir hava vardı. Hâkim kızgın sözcüklerle karşısında el pençe duran, üşengen kızcağızı hırpalarcasına sorguluyordu.
“Niye okula devam etmedin, orta öğretimin zorunlu olduğunu bilmiyor musun?”
“Biliyorum efendim. Okul idaresi bırakmadı.”
“Ne demek bırakmadılar. Okula devam etmediğine dair bizzat Okul Müdürü şikâyette bulunmuş. Yanlışlık mı yapmış?”
“Ben, her gün okula gittim. Başörtülüyüm diye almadılar. Sonra da eve dönüyordum.”
“Öyle mi?”
“Evet efendim.”
“Şimdi sen, başındaki şu bez parçası yüzünden mi okulu bıraktın?”
“Efendim, bu örtü inancım gereği.”
Hakim’in içinden örtüyü çekip başından almak geldi; ama bir an için hukuk adamı olduğunu hatırladı. Duygularını karıştırmamalıydı.
“Sen, henüz çocuksun. Ne anlıyorsun inançtan. Yoksa ailen mi okumanı istemiyor? Şu an burada kimse yok, babanı dahi içeri almadım. Eğer ailen baskı yapıyorsa bana söyle; devlet gereğini yapar.”
“Ailemin baskısı yok. Ben kendi isteğimle örtündüm. Örtünmek dinimin emridir. Açılıp okula gitmektense böyle kalmayı tercih ediyorum.”
“Kafası doldurulmuş kızın” diye düşündü. “Ne dini kızım, yanlış töreler bunlar.”
Hâkim, kızın aile tarafından korkutulmuş olabileceğini düşündü.
“Çıkabilirsin” dedi. “Babasını çağırın!”
Cebbar Bey, mahcubiyet içinde gelip durdu.
“Siz mi okula gitmesini istemiyorsunuz?”
“Ne münasebet Hâkim Bey. Onu o kadar zorladım. Hatta dövdüm. İnadım inat deyip başındaki örtüyü çıkarıp okula gitmedi. Belki siz bir şeyler yaparsınız, ikna edersiniz.”
Kızın inatçılığı mı, kararlılığı mı her neyse Hâkim’in de tuhafına gitmişti. Önünde duran kâğıtlara bakarak konuştu.
“Beyefendi, anlaşılan kızınız kendisi okula gitmek istemiyor. Yapabileceğimiz bir şey yok. Biz kanun adamıyız. Bana kalsaydı zorla okula götürürdüm. Biz de yetkimizi aşamayız işte.”
Mahkeme öylece bitti. Cebbar Bey, kızını çimdikleye çimdikleye, tehdit ederek eve getirdi. Kapıdan girince kızını bir eşya gibi içeri fırlattı. Hanımına döndü:
“Senin kızın Hâkime kafa tutuyor. Hâkimin kim olduğunu bilmiyor. Hâkim, devlettir devlet. Allah’tan ceza almadık. Bir baş belası işte. Bu kız kime çekmiş anlayamadım. Varsın artık ne yaparsa yapsın. İlk istemeye gelene hemen vereceğim gitsin” diye söylenip durdu.
Evde çıt yoktu. Cebbar Bey sinirli sinirli evi terk etti.
Betül, odasına kapandı, bu küçük bedeniyle bunca baskı ve zulüm görmesi onu yıpratıyordu. Babası... Okul Müdürü... Hâkim... nedir bunlardan çektiği?
Annesi kızının omuzlarına dokundu.
“Ağlama kızım. Baban sonra yumuşar.”
“Benden ne istiyorlar? Ya babam?”
“Ah kızım, bilmiyorum ki. Sen de fazla inat etmesen, hani diyorum bir seneciktir, başını açıp okusan. Bunca dert başımıza gelmezdi.
“Anne, sen de mi? Anne günahtır. Hz. Ayşe örtülüydü. Hz. Fatma örtülüydü. Allah Kur’an’da emretmiş. Ben niye başımı açayım ki?”
“Kızım biliyorum günahtır. Fakat herkes de bir günah işliyor.”
“Anne, onların tarafına mı geçtin? Örtünmeyi senden öğrendim. Şimdi bana “çıkar” diyorsun.”
“Ben öyle demiyorum”
“Benim örtümün onlara ne zararı var. Madem ki bu bir bez parçasıdır, o zaman bu bez parçasından niye korkuyorlar. Beni okula almıyorlar.”
Gözlerini yukarı dikti. “Allah’ım Senden başka yardımcım yok”, der gibiydi.
Annesi sessizliği bozdu.
“Evde oturup ne yapacaksın?”
“Boş durmayacağım anne, yapacak işlerim var.”
“Hadi bakalım. Allah hayırlısını verisin.” Kızını kucakladı, başından öptü çıktı.
Betül için okul hayatı bitmişti. Ama o hayatı bir okul olarak görüp çalıştı. Evde genelde odasındaydı. Küçük kardeşine ödevlerinde yardımcı olurdu. Babasındaki öfke durulmuş gibiydi. Evde pek göz göze de gelmezlerdi.
Aradan bir yıl geçmişti. Cebbar Bey oturma odasındaydı. Sakine Hanım elinde bir davetiye kartıyla yanaştı.
“Bey, müftülük bizleri davet etmiş.”
“Ne daveti, ne müftülüğü?”
Garipsedi, alıp okudu. “Ne içinmiş?”
“Betül ile ilgili, yarışma varmış.”
“Betül ile ilgili mi?”
“Haberin yok mu? Kızın bir yıldır Müftülüğe ait Kur’an Kursu’na devam ediyor.” Kızının katıldığı okuma yarışmasından bahsetti.
Cebbar Bey, kızının Kur’an Kursu’na devam ettiğini yeni duyuyordu. Bazen elindeki Kur’an’la görmüştü ama komşu kadınlardan ders aldığını sanmıştı. Sorma gereğini hissetmemişti. Kızı saatlerce odasına kapanırdı. Bir defa odasına girmiş, masada açık duran Kur’an’ı ve bir kaç da dini kitap görmüştü.
“Gelmem şart mı?”
“Seni bilmem; ama ben gideceğim.”
“Hele bir yarın olsun. Zamanım olsa uğrarım. Saat kaçtaymış, neredeymiş?”
Elindeki karta bakıp okudu. Müftülüğe bağlı Kur’an Kursu’nda bu sene hafızlığı bitiren öğrenciler arasında yarışma düzenlenmişti. Bu, gelenek haline gelmişti. Betül, bir senede olağanüstü çaba sarf ederek hafızlığını tamamlamıştı. Oysa çoğu arkadaşı üç yılda ancak hafız olabilmişti. Bu yarışmada hem ezber, hem düzgün ve güzel okuma değerlendiriliyordu.
Yarışma başlamıştı. Sıra Betül’e geldi. Önce, konuklara baktı. Annesi ona gülümsedi. Demek ki babası gelmemişti. Kalbinde bir burukluk hissetti. Okumaya başladı.
Cebbar Bey geç geldi. Gözleri hanımını aradı. Onu bulunca ön tarafta hanımının yanına ayrılan boş yere oturdu. Yerler ailelere göre belirlenmişti. Gitti, hanımının yanına oturdu.
“Epey geç kaldın” dedi Sakine Hanım. Gözleri sahnedeydi.
“Ancak Hanım. Peki, Betül nerede?”
“Kızın sahnede Bey, kızının sesini tanımıyor musun?”
Cebbar Bey, gözlerine inanamadı. Hiç dikkat etmemişti. Kızının ne güzel sesi vardı. O da mı yarışmacıydı? Merakı büsbütün arttı.
“Betül gözlerini sanki kapatmış okuyor, ben mi yanlış görüyorum?”
“Bey, senin kızın hafız olmuş. Yani Kur’an’ın hepsini ezberlemiş.”
Gözleri kızında kalırken, düşünceleri geçmişe gitti. Kızına ne kadar da çok hakaret etmişti. Kızının bu durumuyla övünme hakkı var mıydı? Duygulandı. Kızının odasına kapanmaları, o açık Kur’an, demek ki hepsi hafızlık içinmiş, yeni anlıyordu.
Yarışma sonuçlandı. Jüri üyeleri puanları açıkladı. Yarışmanın birincisi Betül olmuştu.
Ödül olarak hafızlık belgesi ve bir altın verilecekti.
Betül çağrıldı. Ödülü kendisine verilirken gözleri annesini aradı. Annesi ayakta sevinç gözyaşlarını siliyordu. Hemen yanında babasının da biraz sevinç biraz da mahcubiyet duygularıyla gözlerinden yaşlar akıttığını farketti. Gözgöze gelince bakışları Betül’den özür diler gibiydi. Aslında bu gözyaşları Betül için alınan en anlamlı ödül idi. Aklına son okuduğu kitaptan cesaret verici satırlar geldi:
“Hayatta tek seçenek yoktur. İnsanın her zaman başarıyla yapabileceği bir şey vardır. İnanmak yeterlidir.”
 
yok Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

BETÜL'ÜN ÖRTÜSÜ...11/1/2009
BETÜL'ÜN ÖRTÜSÜ...

Okuldaki hademe, bahçede oturan küçük kıza yaklaştı. Belli ki hademe de bıkmıştı. Küçük kız, okul çantasını sağ yanına bırakmış, iki elini yanaklarına dayamış, dirseklerini dizlerinin üzerine dikerek öylece oturmuştu. Gözleri gelen hademenin üzerindeydi.

“Kızım, Müdür Bey okulun bahçesinin dışına çıkmanı istiyor” dedi hademe. Öğrenciler, öğretmenler dersteydi. Betül’ün gözü Müdür odasının penceresine kaydı. Müdür Bey camın ardındaydı.

“Müdür mü söyledi? Benim için fark etmez” dedi, çıktı.

Haftalardır bu oyun tekrarlanıyordu. Okul bahçesinin dışına çıkıyor, eline aldığı kitabı öğle vaktine kadar okuyordu.

Okul Müdürü:
“Kızım, hâlâ inadından vazgeçmedin mi?”
“Benimkisi inat değil ki. Sizinki...”
“Biz burada devleti temsil ediyoruz, devletin kanunlarını uyguluyoruz. Gel de vazgeç. Bak, arkadaşların efendi efendi derslere devam ettiler. Sen onlardan daha çok mu daha dindarsın. Sınıfına girerken çıkar, çıktığında tekrar takar gidersin.”

“Hayır efendim, yapamam. Beni öyle kabul edin. Ben başörtümü çıkaramam.”
Aynı hikâye… “Kızım eğer başını açıp okula devam etmezsen seni şikâyet ederim. Mecburi sekiz yıllık eğitimi almıyor, diye mahkemeye verileceksin. Senin için kötü olur. Baban ceza alır.”

“Ne olacaksa olsun” dedi Betül.
“Sen bilirsin, benden günah gitti” diyen Müdür dönüp gitti.
Öğle vakti okuldan çıkan arkadaşlarıyla beraber eve dönüş yolundaydı, sitemkârdı.
“Beni yalnız bıraktınız. Onların zulmüne boyun eğdiniz.”
Bir süre kimse cevap vermedi. Kızlardan büyüğü olan hatalı olduklarını kabullenerek sözü aldı.
“Dayanamadık artık. Evde anne, baba… Okulda Müdür. Şaşırdık kaldık. İstemesek de mecbur olduk.”
“Nasılsa son senedir, bitirsek tamamdır” dedi küçüğü.

Betül, arkadaşlarının ızdırap çektiğini biliyordu. Önceleri on kişi idiler. Bazıları hemen başörtülerini çıkarmış, kimisinin ailesi ise kızlarını artık okula göndermiyordu. Üç kişi direnmişlerdi. Nihayet bu hafta yalnız başına kalmıştı.

Eve vardı. Akşam olacakları düşünüyordu. Müdür, muhakkak babasına haber verirdi.
Babası Cebbar Bey, eve yetişir yetişmez köpürmüştü.
“Ben, senin okula devam ettiğini biliyordum. Meğer gidip okulun önünde durup geliyormuşsun. Seni baş belası kız.” Hıncını alamadı. Bir tokat indirdi.

Sakine Hanım, kızını çekip diğer odaya aldı.
“Kızı öldüreceksin.”
“Hep sen şımartıyorsun, bir de mahkemeye versinler o zaman sizinle görüşürüz.”

Betül, odasında hüngür hüngür ağlıyordu. Bunu duyan küçük kardeşi Hasan, ablasının yanına gelip oturdu. Bir süre öyle kaldılar. Sonra da ablasından ödevini yapması için yardım istedi.

Günler birbirini kovaladı. Korkulan olmuştu. Cebbar Bey mahkemeye çağrılmıştı. Yanına kızını alarak gitti.
Hâkimin odasında kasvetli bir hava vardı. Hâkim kızgın sözcüklerle karşısında el pençe duran, üşengen kızcağızı hırpalarcasına sorguluyordu.

“Niye okula devam etmedin, orta öğretimin zorunlu olduğunu bilmiyor musun?”
“Biliyorum efendim. Okul idaresi bırakmadı.”
“Ne demek bırakmadılar. Okula devam etmediğine dair bizzat Okul Müdürü şikâyette bulunmuş. Yanlışlık mı yapmış?”
“Ben, her gün okula gittim. Başörtülüyüm diye almadılar. Sonra da eve dönüyordum.”
“Öyle mi?”
“Evet efendim.”
“Şimdi sen, başındaki şu bez parçası yüzünden mi okulu bıraktın?”
“Efendim, bu örtü inancım gereği.”

Hakim’in içinden örtüyü çekip başından almak geldi; ama bir an için hukuk adamı olduğunu hatırladı. Duygularını karıştırmamalıydı.
“Sen, henüz çocuksun. Ne anlıyorsun inançtan. Yoksa ailen mi okumanı istemiyor? Şu an burada kimse yok, babanı dahi içeri almadım. Eğer ailen baskı yapıyorsa bana söyle; devlet gereğini yapar.”
“Ailemin baskısı yok. Ben kendi isteğimle örtündüm. Örtünmek dinimin emridir. Açılıp okula gitmektense böyle kalmayı tercih ediyorum.”
“Kafası doldurulmuş kızın” diye düşündü. “Ne dini kızım, yanlış töreler bunlar.”
Hâkim, kızın aile tarafından korkutulmuş olabileceğini düşündü.
“Çıkabilirsin” dedi. “Babasını çağırın!”

Cebbar Bey, mahcubiyet içinde gelip durdu.
“Siz mi okula gitmesini istemiyorsunuz?”
“Ne münasebet Hâkim Bey. Onu o kadar zorladım. Hatta dövdüm. İnadım inat deyip başındaki örtüyü çıkarıp okula gitmedi. Belki siz bir şeyler yaparsınız, ikna edersiniz.”

Kızın inatçılığı mı, kararlılığı mı her neyse Hâkim’in de tuhafına gitmişti. Önünde duran kâğıtlara bakarak konuştu.
“Beyefendi, anlaşılan kızınız kendisi okula gitmek istemiyor. Yapabileceğimiz bir şey yok. Biz kanun adamıyız. Bana kalsaydı zorla okula götürürdüm. Biz de yetkimizi aşamayız işte.”

Mahkeme öylece bitti. Cebbar Bey, kızını çimdikleye çimdikleye, tehdit ederek eve getirdi. Kapıdan girince kızını bir eşya gibi içeri fırlattı. Hanımına döndü:
“Senin kızın Hâkime kafa tutuyor. Hâkimin kim olduğunu bilmiyor. Hâkim, devlettir devlet. ALLAH’tan ceza almadık. Bir baş belası işte. Bu kız kime çekmiş anlayamadım. Varsın artık ne yaparsa yapsın. İlk istemeye gelene hemen vereceğim gitsin” diye söylenip durdu.

Evde çıt yoktu. Cebbar Bey sinirli sinirli evi terk etti.
Betül, odasına kapandı, bu küçük bedeniyle bunca baskı ve zulüm görmesi onu yıpratıyordu. Babası... Okul Müdürü... Hâkim... nedir bunlardan çektiği?

Annesi kızının omuzlarına dokundu.
“Ağlama kızım. Baban sonra yumuşar.”
“Benden ne istiyorlar? Ya babam?”
“Ah kızım, bilmiyorum ki. Sen de fazla inat etmesen, hani diyorum bir seneciktir, başını açıp okusan. Bunca dert başımıza gelmezdi.
“Anne, sen de mi? Anne günahtır. Hz. Ayşe örtülüydü. Hz. Fatma örtülüydü. ALLAH Kur’an’da emretmiş. Ben niye başımı açayım ki?”
“Kızım biliyorum günahtır. Fakat herkes de bir günah işliyor.”
“Anne, onların tarafına mı geçtin? Örtünmeyi senden öğrendim. Şimdi bana “çıkar” diyorsun.”
“Ben öyle demiyorum”
“Benim örtümün onlara ne zararı var. Madem ki bu bir bez parçasıdır, o zaman bu bez parçasından niye korkuyorlar. Beni okula almıyorlar.”

Gözlerini yukarı dikti. “ALLAH’ım Senden başka yardımcım yok”, der gibiydi.
Annesi sessizliği bozdu.
“Evde oturup ne yapacaksın?”
“Boş durmayacağım anne, yapacak işlerim var.”
“Hadi bakalım. ALLAH hayırlısını verisin.” Kızını kucakladı, başından öptü çıktı.

Betül için okul hayatı bitmişti. Ama o hayatı bir okul olarak görüp çalıştı. Evde genelde odasındaydı. Küçük kardeşine ödevlerinde yardımcı olurdu. Babasındaki öfke durulmuş gibiydi. Evde pek göz göze de gelmezlerdi.

Aradan bir yıl geçmişti. Cebbar Bey oturma odasındaydı. Sakine Hanım elinde bir davetiye kartıyla yanaştı.
“Bey, müftülük bizleri davet etmiş.”
“Ne daveti, ne müftülüğü?”
Garipsedi, alıp okudu. “Ne içinmiş?”
“Betül ile ilgili, yarışma varmış.”
“Betül ile ilgili mi?”
“Haberin yok mu? Kızın bir yıldır Müftülüğe ait Kur’an Kursu’na devam ediyor.” Kızının katıldığı okuma yarışmasından bahsetti.

Cebbar Bey, kızının Kur’an Kursu’na devam ettiğini yeni duyuyordu. Bazen elindeki Kur’an’la görmüştü ama komşu kadınlardan ders aldığını sanmıştı. Sorma gereğini hissetmemişti. Kızı saatlerce odasına kapanırdı. Bir defa odasına girmiş, masada açık duran Kur’an’ı ve bir kaç da dini kitap görmüştü.
“Gelmem şart mı?”
“Seni bilmem; ama ben gideceğim.”
“Hele bir yarın olsun. Zamanım olsa uğrarım. Saat kaçtaymış, neredeymiş?”

Elindeki karta bakıp okudu. Müftülüğe bağlı Kur’an Kursu’nda bu sene hafızlığı bitiren öğrenciler arasında yarışma düzenlenmişti. Bu, gelenek haline gelmişti. Betül, bir senede olağanüstü çaba sarf ederek hafızlığını tamamlamıştı. Oysa çoğu arkadaşı üç yılda ancak hafız olabilmişti. Bu yarışmada hem ezber, hem düzgün ve güzel okuma değerlendiriliyordu.

Yarışma başlamıştı. Sıra Betül’e geldi. Önce, konuklara baktı. Annesi ona gülümsedi. Demek ki babası gelmemişti. Kalbinde bir burukluk hissetti. Okumaya başladı.

Cebbar Bey geç geldi. Gözleri hanımını aradı. Onu bulunca ön tarafta hanımının yanına ayrılan boş yere oturdu. Yerler ailelere göre belirlenmişti. Gitti, hanımının yanına oturdu.
“Epey geç kaldın” dedi Sakine Hanım. Gözleri sahnedeydi.
“Ancak Hanım. Peki, Betül nerede?”
“Kızın sahnede Bey, kızının sesini tanımıyor musun?”

Cebbar Bey, gözlerine inanamadı. Hiç dikkat etmemişti. Kızının ne güzel sesi vardı. O da mı yarışmacıydı? Merakı büsbütün arttı.
“Betül gözlerini sanki kapatmış okuyor, ben mi yanlış görüyorum?”
“Bey, senin kızın hafız olmuş. Yani Kur’an’ın hepsini ezberlemiş.”

Gözleri kızında kalırken, düşünceleri geçmişe gitti. Kızına ne kadar da çok hakaret etmişti. Kızının bu durumuyla övünme hakkı var mıydı? Duygulandı. Kızının odasına kapanmaları, o açık Kur’an, demek ki hepsi hafızlık içinmiş, yeni anlıyordu.

Yarışma sonuçlandı. Jüri üyeleri puanları açıkladı. Yarışmanın birincisi Betül olmuştu.
Ödül olarak hafızlık belgesi ve bir altın verilecekti.

Betül çağrıldı. Ödülü kendisine verilirken gözleri annesini aradı. Annesi ayakta sevinç gözyaşlarını siliyordu. Hemen yanında babasının da biraz sevinç biraz da mahcubiyet duygularıyla gözlerinden yaşlar akıttığını farketti. Gözgöze gelince bakışları Betül’den özür diler gibiydi. Aslında bu gözyaşları Betül için alınan en anlamlı ödül idi. Aklına son okuduğu kitaptan cesaret verici satırlar geldi:

“Hayatta tek seçenek yoktur. İnsanın her zaman başarıyla yapabileceği bir şey vardır. İnanmak yeterlidir.''


Bilal Yararlı

yok Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

Dava Nedir?17/11/2007

Dava Nedir?

 

Dava Bilal gibi kızgın kumlara ve taşlara rağmen ALLAH diyerek ölmektir…

Dava Yusuf gibi imtihana göğüs germek…

Köle olarak girdiği zindandan Peygamber gibi çıkmaktır..

Hamza gibi binlerce can feda etmektir…

Dava Halit bin Ziyat gibi şehitlere karışmak….

Dava Ebu Bekir gibi sadakat ister…

Cenneti değil yalnız Allahın rızasını diler…

Dava sahabe açken karnına iki taş bağlayan peygamberin davasıdır….

Dava atılan taşları tutup güller sunmaktır….

Dava düşman olarak girilen kapıdan dost çıkmaktır…

Dava bırakılan emaneti canı gibi korumaktır…

Dava Sümeyyenin örtüsü için canını vermesi Allaha canlarla gitmesidir…

Dava adaletin sevginin aşkın dostluğun sadakatin annesidir..

Dava yüz yaşında bile olsa Allahtan şehadeti dileyen Ebu Eyübel Ensarinin mücadelesidir…

Dava ezanlarda tek yürek olmak secdelerde Allaha varmaktır…

Ebu Cehillere dur deme…

Zalimlere göğüs germe…

Zülme direnme haklının yanında haksızın karşısında olmaktır…

Dava bir yetim görüldü mü koruma ve okşama Rasulün bile bir yetim olduğunu unutmama davasıdır…

Bu dava gönül ister çokluk değil, birlik ister bu dava yüreğiyle Sevgiyle devleşerek iman ister…

Dava safını belirlemek imanını güçlendirmek senin rızan için bende buradayım Ya Rabbi diyebilmektir..

Dava çakıl taşları kadar denizler kadar çok günahı bile olsa onu affederek bir ALLAH a sahip olduğunu bilme
davasıdır….

ALLAH sabrınızı daim, azminizi baki, Davanızı mübarek kılsın
(amin)

12 Yorum | Yorum yaz | Bağlantı

Sayfa : 1 Toplam: 14
| Sonraki Sayfa
P align=center>doğru düşünce platformu src=

katilleri boykot


--Sitene Ekle--

TESETTÜR DEMOKRATİK BİR HAK DEĞİL,ALLAH'IN EMRİDİR...